Ses Harikası Filmler: The Zone of Interest

Atonal bir müziğin eşlik ettiği siyah bir ekranla açılıyor The Zone of Interest. Sarsıcı, huzursuz edici bu ilk karşılaşma, birkaç dakika sürüyor. Böyle bir açılış seyirciyi belli bir seyir biçimine davet ediyor; filme kulak kesilmemizi istiyor açıkça. Çünkü, yönetmen Jonathan Glazer’ın ifadesiyle “Gözleri kolaylıkla kandırabilirsiniz, ama kulakları kandırmak çok daha zor.”

Film, Auschwitz komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in kampın hemen bitişiğindeki evlerinde ideal bir yaşam kurma çabalarını anlatıyor. Kampı hiç görmesek de her an duyuyoruz. Höss ailesinin sakin ve huzurlu yaşamını izlerken, patlayan silahların, makine uğultuların, haykırışların, çığlıkların ve daha pek çok sesin yarattığı boğuk kakofoni kulaklarımızı rahat bırakmıyor.

Aile bireyleri ise bu sesleri sanki hiç duymuyor gibi. Glazer, karakterlerin bu görmez-duymaz hâlini oyuncu performanslarında iyice belirginleştirmek niyetiyle ilginç bir yöntem kullanıyor. Tüm görüntü ve ses kayıtlarını, mekâna yerleştirilmiş 10 kamera ve 20 mikrofonla alıyor. Yani yaka mikrofonu yok, boom operatörü, kamera ekibi, hatta yönetmen bile ortada yok!

Glazer, bu seçimiyle oyuncu performanslarını olabildiğince sahici kılmayı amaçlıyor ve bunu başarıyor da. Ayrıca kayıtlar eş zamanlı alınıyor; yetişkinler mutfakta kahve içerken, üst katta oyun oynayan çocukları, koridorda gezinen köpeği, yan odadaki radyoyu duyuyoruz. Bu sayede de yaşayan bir eve en doğal hâliyle tanık olabiliyoruz.

Ses tasarımcısı Johnnie Burn bir yıl süren hazırlık süreci boyunca, Auschwitz müze arşivlerine, tarihi kayıtlara ve tanık ifadelerine dayanan kapsamlı bir araştırma yapıyor. Araştırma neticesinde, kampın yakınındaki Sola nehrinde yaşayan kuş türlerinden infazların gerçekleştiği blokların metrekareleri ve coğrafi koordinatlarına kadar kamp içinde ve çevresinde duyulabilecek her türlü ses hakkında bilgi içeren 600 sayfalık bir rehber hazırlıyor.

 

Glazer ve Burn, kamptaki insanların seslerini kaydetmek için oyuncu kullanmak istemiyor, hem ahlaki açıdan girilmez bir alan olarak gördükleri için hem de bunun gerçekçi bir şekilde yeniden canlandırılabilir bir şey olmadığını düşündükleri için. Bu yüzden, aradıkları sesleri temsil etmek üzere gerçek dünyadan gerçek sesler yakalayıp kaydetmeye karar veriyorlar.

Burn, hikâyenin geçtiği dönemde kampa gelenlerin çoğunun Fransız olduğu bilgisinden hareketle ekibiyle birlikte mikrofonları sırtlayıp Paris sokaklarındaki protestoların içine dalıyor örneğin ya da gardiyanların sarhoş gece eğlencelerine karşılık olarak Almanya’da amatör lig maçlarında ve barlarda takılıp kayıtlar alıyor.

Bunların dışında, tekstil atölyelerinin ve çöp yakma fırınlarının endüstriyel gürültüleri, kampta kullanılan silahlarla, mesafeler ve mekânın fiziksel koşullarına sadık kalarak yeniden kurdukları poligonlarda yaptıkları atışlar ya da kalabalık bir foley ekibiyle çakıl zeminde botlarla, takunyalarla, çıplak ayakla yürümeler gibi saymakla bitmeyecek pek çok kayıt daha alıyorlar.

Kulaklarımız tek tek seçemiyor ama işte böyle çok katmanlı zengin bir ses tasarımı duyuyoruz film boyunca. Bu insanlık dışı vahşeti ve vahşetin mağdurları yerine faillerini göstermek akıllıca bir tercih. Auschwitz’de yaşananlara dair bugüne dek sayısız trajik hikâye görmüş bugünün sinema seyircisi için yeni bir Holokost filmi ancak böyle bir biçimsel tercihle anlam üretebilirdi herhalde.

Leave a Comment