1920’lerin sonunda ses teknolojisinin sinemaya dahil oluşuyla, sinema tarihinde yepyeni bir çağ başladı. Bu devasa değişim heyecan verici olduğu kadar korkutucuydu da. Senaryo yazımında, yönetmenlikte, oyunculukta ve daha birçok alanda yeni yollar keşfetmek, yeni beceriler kazanmak, değişime ayak uydurmak gerekiyordu.
O sıralar, belki de en büyük baskı oyuncular üzerindeydi. Sessiz filmlerin parlak yıldızları, yeni dönemin sesli filmlerinde de başarılarını sürdürebilecekler miydi? Ne yazık ki, konuşan filmlerin hızla yükseldiği bu dönemde birçoğunun kariyeri sönüp gitti. Charlie Chaplin, bu büyük değişime şiddetle ayak direyenlerden biriydi.
Chaplin, konuşan filmlerin asla sessiz filmler kadar yaygın ve etkili olamayacağı görüşündeydi. Ona göre, konuşan filmler üretildikleri dile ve ülkeye bağlı olduğu için zorunlu olarak sınırlıdır, sessiz filmler ise evrenseldir. “Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir ve dünya Amerika’dan ibaret değil!” der.
Kaldı ki, Chaplin’in komedisi sözden yoksun bir fiziksel anlatım üzerine kuruluydu. Haklı olarak, sözün bu türe nasıl dahil edileceği ve fiziksel komedi diline alışmış seyircinin buna nasıl bir reaksiyon göstereceği büyük bir kaygı konusuydu. Yine de baskılara daha fazla direnemedi ve sessiz bir film olarak çektiği Modern Times’a sınırlı bir şekilde de olsa sesi dahil ederek sesli sinemaya yumuşak bir geçiş yapmış oldu. Ardından ilk sesli filmi olarak kabul edilen The Great Dictator (1940) gelecekti.
Sanayileşmenin insan üzerindeki yıkıcı etkilerini anlatan Modern Times (1931) filminde, insanlar yerine makineler “konuşur”. Makineleşmenin vahşetini vurgulamak için, fabrika sahnelerinde ses efektleri kullanılmıştır. Filmin finale doğru sahnelerinin birinde, Şarlo’nun sesini ilk defa duyarız. Bu sahnede Şarlo, garson olarak çalıştığı gazinoda şarkıcılık yapması için apar topar sahneye çıkarılır.
Şarkının sözlerini bilmediği için, sözleri bir kâğıda yazarak ceketinin kol içlerine sokuşturur. Fakat sahnede dans ederken kağıtlar uçup gidince, yine “sözsüz” kalır. Çaresizce oyalanır, dansı uzatır da uzatır. Artık başka çaresi kalmadığı an, çeşitli dillere ait rastgele kelimelerden ve hatta bazısı var olmayan kelimelerden oluşan anlamsız bir şarkı uydurup söylemeye başlar. Bu unutulmaz sahne, sesli sinemayı benimsemesi gerektiği yönündeki baskılara verilmiş sembolik bir yanıt gibidir adeta. 