Sound of Metal, bir metal müzik grubunda davul çalan Ruben’in işitme yetisini yavaş yavaş kaybedişi ve bununla beraber yabancısı olduğu yepyeni bir dünyaya uyum sağlama sürecini konu alıyor. Ses tasarımı anlamında harikalar yaratan film, 2021 yılında hem Oscar hem BAFTA’da “En İyi Ses” ödüllerinin sahibi oluyor.
Filmin ses tasarımcısı Nicholas Becker, bu film için arandığında hissettiği heyecanı şöyle ifade ediyor: “Bir moda tasarımcısı olduğunuzu ve size kraliçenin düğün elbisesinin sipariş edildiğini hayal edin. (…) Kariyeriniz boyunca tamamen ses ve işitme üzerine bir filmde çalışabilme olanağı bulamazsınız, bu çok ender rastlanabilecek bir şey.”
Becker, filmin yazar ve yönetmeni Darius Marder ile birlikte çekimlerden bir yıl önce hazırlıklara başlıyor. İkili, özel olarak tasarlanmış yankısız bir odada vakit geçiriyor, zifiri karanlıkta ve mutlak sessizlikte. Oda tüm sesleri emdiğinden, normalde fark etmedikleri sesler duyuyorlar: tendonları, kalbi, kan akışını…
Bu deneyim üzerine ses tasarımında doğalcı bir yaklaşım benimsemeye karar veren Becker, arşiv ses kullanmak yerine, ihtiyaç duyduğu sesleri insan bedeni kullanarak kaydetmeye karar veriyor. Ruben rolündeki Riz Ahmed’in bedenine yerleştirdiği steteskop ve hassas mikrofonlar sayesinde, oyuncunun nefesini, kas hareketlerini, iç organlarından gelen sesleri kaydediyor.
Beden seslerinin kaydedilmesi, filmde çok gerçekçi sesler duyabiliyoruz diye değerli değil yalnızca, görsel dille nefis bir uyum içinde hareket ederek dramatik anlatıyı beslediği için etkili bir buluş. Film hem görsel hem de işitsel olarak, Ruben’in bakış açısı ile nesnel bakış açısı arasında gidip geliyor.

Kamera nesnel bakış açısındayken sesleri oldukları gibi duyuyoruz, Ruben’in bakış açısına geçtiğindeyse dış sesler boğuklaşıyor ve iç sesler yükseliyor. Bu tasarım, Ruben’in sağırlaştıkça insanlarla iletişimi koparıp kendi içine kapanışının bir metaforu hâline geliyor. Oluşan anlam, filmin tartışmaya açtığı meseleler açısından oldukça değerli.
Zira hikâye, Ruben’in dünyadan kopuşunu işitme kaybına değil, işitme kaybını yaşamın karşıtı olarak konumlandıran anlayışına yüklüyor açıkça. Bunu yaparken yer yer didaktik havalara girse de kızamıyoruz. Engel bildiğimiz ne varsa bizi onunla yeniden tanışmaya ve ilişkimizi tazelemeye davet ederek gönüllerimizi çoktan fethetmiş oluyor çünkü.
